Hoşgeldin 11 Ayın Sultanı Ramazan

HAVA FORUM SINIRLI ERİŞİM - DUYURU
Değerli ziyaretçilerimiz, sitemizdeki yenileme çalışmaları sebebiyle foruma erişim sınırlı şekilde sağlanmaktadır. Büyük bir çalışma yapmamızın sebebi forumda son zamanlarda çıkan hatalardır. Kış sezonuna sorunsuz şekilde girebilmemiz için gerekli olan bu çalışmaları bir hafta boyunca sürdüreceğiz. Forum, mesajlaşma trafiğinin sağlanması amacıyla açılmıştır, ancak çalışmalarımız bir hafta boyunca sürecektir. Anlayışınız için teşekkür ederiz...
  • Niyet ettik ya Rabbim şu Ramazan-ı Şerif gününün ilk orucunu Eda etmeye açtık ellerimizi Sema'ya sen bu aciz kullarının günahlarını affeyle Ya Rabbim sevaplarını ve tuttuğumuz oruçların ve yaptığımız tüm ibadetleri kabul ve karin eyle Ya Rabbim ... şüphesiz ki SEN (C.C) affeden ve bağışlayansın ...

  • Her gece bir velinin hayatıyla ilgili link paylaşmaya çalışacağım. İlki türbesi Üsküdar-İstanbul'da bulunan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri.. Seyretmenizi tavsiye ederim çok güzel dersler var filmde..


    External Content www.youtube.com
    Content embedded from external sources will not be displayed without your consent.
    Through the activation of external content, you agree that personal data may be transferred to third party platforms. We have provided more information on this in our privacy policy.

  • Nalıncı Baba: Padişahın işi ne!
    Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister, sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
    - Akşam garip bir rüya gördüm.
    - Hayırdır inşallah.
    - Hayır mı, şer mi öğreneceğiz.
    - Nasıl yani?
    - Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
    Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd’a çıkar, döner Vefa’ya. Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra, orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar ‘Kimdir bu?’ Ahali ‘Aman hocam hiç bulaşma.’ derler, ‘Ayyaşın, meyhur’un biri işte!’
    - Nereden biliyorsunuz?
    - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
    Komşular öfkelidir
    Bir başkası tafsilata girer. ‘Biliyor musunuz?’ der, ‘Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır, nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.’ Hele yaşlının biri çok öfkelidir:
    ‘İsterseniz komşulara sorun.’ der, ‘Sorun bakalım, onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?’
    Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.
    - Nereye?
    - Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
    - Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebaamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
    - İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
    - Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
    - Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
    - Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
    - Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
    - Basbayağı kaldırırız işte.
    - Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...
    - Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
    - Şurada bir mahalle mescidi var ama...
    - Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
    - Ne bileyim Ayasofya’dan, Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.
    - Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.
    Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen, tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
    Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ‘Sultanım’ der, ‘Yanlış yapıyoruz galiba’.
    - Nasıl yani?
    - Heyecana kapıldık, cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya, Kimbilir hanımı vardı belki, belki de yetimleri?
    - Doğru. Öyle ya. Neyse, sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.
    Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur, nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler, sanki bu vefatı bekler gibidir. ‘Hakkını helal et evladım.’ der, ‘Belli ki çok yorulmuşsun.’ Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar.
    Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. ‘Biliyor musun oğlum?’ diye dertli dertli söylenir, ‘Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar, ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.’
    - Niye?
    - Ümmet-i Muhammed içmesin, diye.
    - Hayret.
    Sizin zamanınızı satın almadım mı?
    Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı, aldım.’ derdi. ‘Öyleyse şimdi dinleseniz gerek...’ O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal, Hüccet-ül İslâm okurdum.
    - Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
    - Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki...’ derdi, ‘Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.’
    - Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
    - İşte bu yüzden Nişanca’ya, Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün ‘Bakasın Efendi!’ dedim,
    ‘Sen böyle böyle yapıyorsun; ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada’.
    - Doğru öyle ya?
    - ‘Kimseye zahmetim olmasın!’ deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. ‘İş mezarla bitiyor mu?’ dedim. ‘Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?’
    - Peki o ne dedi?
    - Önce uzun uzun güldü, sonra ‘Allah büyüktür hatun.’ dedi, ‘Hem padişahın işi ne?’




    Buradan çıkaracağımız ders nedir derseniz, kimseyi bilip bilmeden ön yargıyla yargılamayın. Bu dünyada kimin ne olduğunu asla bilemezsiniz..
  • Hz. Yuşa tepesinin sırrı



    ShareTweet+ 1[email=?subject=Hz.%20Yu%C5%9Fa%20tepesinin%20s%C4%B1rr%C4%B1&body=http%3A%2F%2Fwww.mailce.com%2Fhz-yusa-tepesinin-sirri.html]Mail[/email]

    Allah ( C.C.)’ın dinini yaymak üzere gönderilmiş olan peygamberlerdenbiri olan Hz. Yuşa, Yusuf A.S.’ın neslinden gelmektedir. Mısır’da dünyaya gelen Hz. Yuşa’nın babasının adı Nun olup, annesi de Musa A.S.’ın kız kardeşidir. Hz. Yuşa’nın kabrinin bulunduğu yerin anlatılan bir hikayesi de vardır. Yüzyıllar boyu kabrinin yeri bilinmeyen Hz. Yuşa’nın kabrinin bulunduğu yer Hz. Yuşa tepesi olarak adlandırılmaktadır. İşte, Hz. Yuşa tepesinin sırrı;

    Hz. Yuşa peygamberin kabrinin yerini bulan kişi olarak, İstanbul Beşiktaş’ta kabri bulunan Şeyh Yahya Efendi’nin adı zikredilmektedir. Buna göre; Yavuz Sultan Selim Trabzon’da valilik yaparken, Sultan Süleyman doğmuştur. Sultan Süleyman’ın süt kardeşi olan Yahya Efendi’ye Kanuni hükümdar olunca, Beşiktaş’ta kışlık bir dergah, Anadolu Kavağı Sütlüce’de de yazlık bir dergah hazırlatır.

    Yahya Efendi, yazlık dergahında olduğu bir gece, rüyasında bir zat görüyor ve ona diyor ki; “ Ben Yuşa peygamberim ve şu tepede yatıyorum. Gel yerimi bul ve beni ziyaret et.” Yahya Efendi, sabah kalktığında gördüğü rüyayı yorumluyor ve kendi kendine Yuşa peygamberin kabrinin bilinen kaynaklara göre Filistin’de olduğunu söylüyor ve o gün rüyasında söylenen tepeye gitmiyor. İkinci gece de aynı zat tekrar rüyasına giriyor ve diyor ki; “ Niçin gelmedin? Bu sefer yarın gel ve beni ziyaret et.” Diyor.

    Yahya Efendi bu kez rüyanın etkisinde kalıyor. Denilen yere yine gitmeyen Yahya Efendi’nin üçüncü gece yine aynı zat rüyasına giriyor ve azarlayarak aynı şeyleri tekrarlıyor. Bu defa Yahya Efendi, sabah kalkınca ilk iş olarak müritleriyle birlikte söylenen tepeye gidiyor. Etrafı inceleyen Yahya Efendi, koyunlarını otlatan bir çobana rastlıyor ve ona ne zamandır buralarda çobanlık yaptığını soruyor. 10 senedir oaralarda çobanlık yaptığını öğrendikten sonra, bu bölgede olağan dışı bir şey görüp görmediğini soruyor.
    Çoban da bunun üzerine ona “ üzeri yemyeşil otla kaplı yeri görüyor musun? Koyunlara bu ottan yedirmek için sürekli buraya geliyorum, fakat koyunlar ne hikmetse bu yeşillik alana hiç girmiyor, sağından ve solundan geçerek diğer taraftaki otları yiyorlar, buraya basmıyorlar bile” diyor. Yahya Efendi de bunun üzerine, o yeri tespit ediyor ve işaretliyor. Daha sonra Sultan Süleyman’a intikal ettiriliyor ve o yere Hz. Yuşa için türbe inşa ediliyor. O günden bugüne Hz. Yuşa tepesi ziyaretçilerle dolup taşıyor...